Anasayfa
Seyyid Ali Hamanei "Tevhid" PDF Yazdır E-posta
Pazar, 07 Şubat 2010

ImageTarih botunca bütün ilahi davetler, bütün ilahi hareketler, Allah'tan başka ilah olmadığı, ulûhiyetin yalnız O'nun elinde bulunduğu esasını açıklayarak yola çıkmışlardır. 

Tevhid Mücadelesine Genel Bakış

İslam peygamberi, insanoğlunun kurtuluşu gibi aziz bir hedef için, "La ilahe illallah" ibaresini yüksek sesle dile getirdiği gün O'nunla, ilk şiddetli savaşa girişenler, önce, silahların en ilkelinden istifade ettiler... Bu ilkel silah, istihza etmek, alaya almak idi... Daha sonra ise, "tevhid davası" üzerine kurulu mücadelenin gelişmesine paralel olarak daha tesirli teçhizat ve silahlardan istifade ederek hücumlarını sürdürdüler.

Bunlar kabilelerin reisleri, seçkinleri veya onların kontrolü altındaki kimselerdi... Onlar, Hicret'ten önceki 13 yıl boyunca, Peygamber ve O'nun bağlılarına karşı tarihin en utanç verici manzaralarını sergileyerek husumetlerini sürdürdüler.

Bu Tarihi gerçek, İslam'ın tekrar etraflıca tanınması ve bilhassa da, İslam'ın ilk ve son sözü olarak nitelenmesi gereken tevhidin anlaşılması için dikkat olunması gereken önemi haizdir.

İnsanlığı kurtaracak mesajı taşıyanların tamamının ittifakıyla, bizim tarihimizde, en teessüf olunacak noktalardan birisi, tevhid mefhumunun tahrif edilmiş olmasındaki facia olmalıdır. Çünkü bu tahrif, bütün ilahi dinlerin en asli muhtevasını hedef almıştır. "En asli muhteva" diyoruz, zira baştanbaşa bütün tarih boyunca, zulme uğrayan halklara kurtuluş müjdesi götüren, insanlığı felaha erdirecek bir diğer mefhum gösterilemez, "tevhid" akidesinden gayri...

Esasen- Erich Froom'un da dediği gibi- Bilgi'nin hedefleri, kardeşlik sevgisi, ızdırabın azaltılması, istiklal ve mes'uliyet duygusudur. (Gerçi, daha başka yüce değerler de vardır ama bir materyalist araştırıcıdan, bütün bunları idrak etmesini beklemek olmaz.)

Bu hedeflerin her birisi, "tevhid" akidesine hulasa edilmektedir. İlahi peygamberlerin hepsi de "tevhid" ibaresini hem bütün maksatlarını ifade eden bir formül olarak söz konusu ettiler; bu akideyi pratik hayata uyguladılar veya uygulamaya konuluşun eşiğine kadar getirdiler.

Bu bakımdan "tevhid" akidesinin muhteva ve sırrının anlaşılmamış veya tahrif edilmiş olması veya sırf zihni bir mesele olarak, sathi şekilde ele alınması, doğrusu, daima söz konusu olan ve tahakkuku en zaruri görülen hedeflerin gerçekleşmesini engellediği için; sadece "tevhidi" dünya görüşüne inananlar için değil; sözünü ettiğimiz hedeflerin gerçekleşmesi yol ve çarelerini aradığını iddia eden herkes için teessüf edilecek bir haldir.

İslam güneşinin doğuşundaki kutuplaşmaları da, ancak tevhid konusundaki çok önemli bir hakikatle aydınlatabiliriz. O hakikat la ilahe illallah'tır. Bu ibarenin darbesi ilk olarak, toplum hayatına musallat olmuş olan, kuvvet-kudret sahiplerine yönelikti... Ki esasen, "tevhid" akidesine karşı ilk husumet cephesini oluşturanlar da onlardı.

Esasen denilebilir ki, bir fikir ve bir harekete karşı gösterile hasmane, düşmanca aksulameller, tepkiler ve bunların içtimai yönlenişleri ve bu yönlenişlerin tesirlerinin, izlerinin derinliği; bu "hareket"in düşmalarının çehresini, onların sosyal dünya içinde işgal ettikleri kesimi mütalaa etmenin yanında, bu tepkilere uğrayan "hareket"in içtimai yönelişini, onun dayandığı sosyal kesimi tanımak şeklinde nitelemek de mümkündür. Keza, maruz kaldığı düşmanlığın şiddetini ve ortaya çıkan yeni düşmanlıkların tepkilerini de, bir "hareket"in derinliği ve tesiri için ölçü olarak almak olabilir.

Bu sebeple bir ilahi davet'in doğru olarak anlaşılabilmesi için güven verici yollardan birisi, bu hareket'in, bu davet'in tarafdarlar cephesi'ni incelemek ise; diğeri de, düşman cephe'nin incelenmesidir.

İlahi dinlere karşı bir düşman cephe oluşturup, onlarla savaşta hiçbir çabayı esirgemeyenlerin bir toplumdaki kuvvet-kudret sahibi olan kesim olduğunu müşahade ettiğimizde, şunu da hemen idrak edebiliriz ki; dinin ve dini hareketlerin tabiatında, bu kuvvet-kudret sahiplerine, bu mütegalibe-zorba sınıfına karşı sistemli bir muhalefet fikri ve hareketi de vardır. Ve esasen o zorbaların, kaba kuvvete dayanarak varlıklarını korumaları onları ve sosyal gruplarını, diğerlerinden ayıran asli özelliği teşkil etmektedir.

O halde, biz de "tevhid akidesi"ni, bu bakış açısından; cemiyet hayatına tahakküm eden, zorba usullerle hâkim olan güçlere karşı hucuma geçmiş olması açısından derinlemesine bir incelemeye tabi tutacak olsak; o zaman daha açık anlarız ki, "tevhid akidesi" ,sadece, fikri, felsefi, zihni bir telakki olmayıp; "insan ve cihan" konusunda, başlı başına bir içtimai-iktisadi-siyasi, "bütün" bir sistemdir.

Gerek dini gerekse gayri dini ıstılahlar arasında; "tevhid" ıstılahı kadar derin manalar yüklü, inkılâpçı müspet yönde oluşlara vesile olacak çapta, insanın içtimai hayatı ve tarihi açısından gerekli muhtelif boyutları kuşatan bir diğer ıstılah bulmak mümkün değildir. Tarih botunca bütün ilahi davetler, bütün ilahi hareketler, Allah'tan başka ilah olmadığı, ulûhiyetin yalnız O'nun elinde bulunduğu esasını açıklayarak yola çıkmışlardır.
 

Tevhid, bütün cihanın vahdetini, birliğini, bütünlüğünü, her parça ve unsurun bu bütüne ait olduğu manasını taşır..

Umumi Bir Dünya Görüşü Açısından Tevhid 

Böyle bir değerlendirmede, tevhid, bütün cihanın vahdetini, birliğini, bütünlüğünü, her parça ve unsurun bu bütüne ait olduğu manasını taşır.. Zira yaratılış ilgileri itibariyle hepsi de birdir ve her şey tek bir mebde ve tek bir menşe'e dayanır... 'ilah' veya 'yaratıcı' olduğu iddia olunan çeşitli 'tanrı'ların, gerçekte, yaratılış ve mükevvenattaki 'unsur'ların, parçaların her birisi tek 'vahid', tek ve külli bir 'bütün' meydana getirmekte ve tek bir yöne doğru yönlendirilmiş bulunmaktadır:

"Rahman(olan Allah)'ın yaratmasında bir düzensizlik, bir ahenksizlik bulamazsın!" (el Mülk-3)  

"Allah'ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve belirli bir süre için yarattığını düşünmezler mi?" (Rum-7)

Bu bakış açısıyla, hareket halindeki bu mükevvenat, birbirine zincirle bağlı halkalar misali bir kervan gibidir.

İrili-ufaklı bütün cüzler, parçalar bir tezgâhın iş ve çalışması hedefine yöneliktirler; her şey, bu organizmanın, bu sistemin bütünü içinde, kendine ayrılan işi görmektedir ve her şey ancak bu 'bütün' içinde kendi manasını bulmakta ve ancak bu bütün içinde kendi vazifesini ifa etmektedir. O halde, bütün bu seyr-i tekâmül, bu gelişme çizgisi, diğer unsurların iş ve tekâmül ettirici yardımına muhtaçtır ve bu 'bütün' için, her şey lüzumlu bir araçtır. Böyle olunca da, bunlardan herhangi birinde meydana gelecek herhangi bir duraklama, hatta iş yapamaz hale geliş, inhiraf; bütün bir sistemin saf dışı olmasına, bozulmasına, inhirafına vesile olur. Bu manevi ve derin bağdır ki, her zerreyi diğerlerine bağlamaktadır.

Yaradılışın hesaplı ve hedefli oluşu; mükevvenatın hesaplı bir disiplin altında bulunuşu, mana aleminin ve ruhun varlığı, bütün bunların her birinde, her bir cüz'ün varlığında bir ruh ve mananın varlığı, hakim(hikmet sahibi) bir yaratıcının varlığını gösteriyor.. Öyleyse, bu varlığın aslında da bir hikmet vardır. Esasen bu hikmet, birçok cüz'de alenidir. Ve bir gaye, yön ve hedefi de vardır...

"Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri(oyun olsun) diye yaratmadık!" (Enbiya-16)  

Mükevvenat, bu görüş açısından değerlendirildiğinde, bir 'saçmalık' değildir. Tersine, belirli bir hedefe varması için yapılıp, devreye sokulmuş bir makinedir, adeta... O'nun maksadı konusunda sual sorulabilir ama aslı hakkında, hayır! Öyle bir şiir zımnen söylenmiştir; o halde, mazmununu anlamak için çok dikkatli, tedbirli olmak gerekir. Ancak hiçbir zaman onu, tesadüfî bir hareket olarak nitelemek mümkün olamaz! Bundan da öte, unsurlar âlemindeki bütün eşyanın Allah'ın kudreti karşısında eğildikleri de bir vakıadır ve bu âlemde hiçbir şey başıboş değildir, varlık âleminin kanunları, ilerletici bir hareketle yönlendirilir ve her birisi, Allah'ın iradesine kesinkes bağlıdır.

"Göklerde ve yerde olan her şey, Rahman'a baş eğmiş kul olarak gelmekten müstesna değildir." (Meryem-93)

"Doğrusu; göklerde ve yerde olan ne varsa O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmişlerdir." (Bakara-116)

"Onlar, Allah'ı gereği gibi idrak edemediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü, O'nun avucundadır; gökler O'nun kudretiyle dirilmiş olacaktır. O, putperestlerin, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir." (Zümer-67) 

Allah'tan Başkasına İbadeti Reddetmek (Seyyid Ali Hamenei) kitabından alıntıdır...

http://www.tevhidhaber.com/news_detail.php?id=65150

» Yorum yok
Şu anda hiç yorum yok.
» Yorumu Gönder
Email (Üyeler adresinizi göremez)
İsim
Başlık
Yorum
 
< Önceki   Sonraki >

Hür Akademya Derneği - Bitlis

Bütün Hakkı Hak-Der´e aittir.  ByTECH Tasarım

2008