| GENÇLERE DAİR: (Vahdettin DALGA) |
|
|
|
| Pazartesi, 08 Mart 2010 | |
|
Dahası, neredeyse sınırsız düşünme kabiliyetine sahip aklımız; hadsiz arzu ve ihtiraslarla dolup taşan, kimi zaman ulvi tertemiz bir mekân, kimi zaman süfli, kapkara bir zindan olabilen kalbimiz ve sonsuz hayallere yelken açabilen ruhumuzla da hem muhteşem, eşsiz bir varlık, hem de korkutucu, korkunç olabilen bir Âdemiyiz. Bu ademi vücut, daha sonra kalıbına hapsedeceği ruhtan çok sonra, bin bir yolla ve hikmet dolu bir seyirle oluşacak; ruh ise Alem-i Berzah’tan firar edercesine, annenin şefkatli ve bir o kadar da korunaklı rahmine yerleşerek, ecel gelip ayırana dek birlikte ömür geçireceği kader arkadaşı bedenle burada birleşecektir. Fakat ikisi de bu nimeti bol, merhameti gani kuş tüyü benzeri yatakta fazla kalamayacak, vakit gelince bir gün aniden el ele vererek, gâh çile dolduracakları, gâh gülüp eğlenmek, sefa sürerek geçinmek hevesiyle, fırsatların peşinden koşturacakları gönül çelen bu fani âleme ve aldatmakla nam salmış bu dünya hayatına, belki de hiç istemedikleri halde hatta feryatlar eşliğinde merhaba diyecekler. Önceleri rahm-i maderde son derece güvenli bir barınakta tamamen otlakçı iki misafir olan bu göz açıklar, artık o şefkatli sığınağı, o her şeyi gani barınağı geride bırakarak, kimi zaman sürünecekleri, kimi zaman dimdik yürümeye çalışacakları; hem mahlûkların efendisi olma şerefinin hem de şeytanların en adisi olabilme riskinin bir arada olduğu, zahmetli ve çeşitli sürprizlerle dolu dünya hayatına atılacaklardır. Başlarda onlara tıfıl gözüyle bakılacak ve muhtemelen herkes üzerlerine titreyecektir. Ancak tıfıl krallığının bitimini müteakip, yaşamlarının çocukluk denilen evresine geçeceklerdir artık. Bu çocukluk dönemi ile insan ömrünün son rötuşları sayılan ihtiyarlık evresi, nispeten ya durağan ve dışa bağımlı ya da çetrefillerle dolu ve kahırlı geçer. Eğer Allah ü Teala’ nın yüce şefkat ve merhametinin nişanesi olarak bu ikili, salih amelli ve yufka yürekli ebeveynlere veya hak tanır ve minnet bilir evlatlara sahip olacak kadar talihli iseler, o zaman bu dar-ı dünya onlardan daha mesut, onlardan daha bahtiyarını bağrında yürütmemiş demektir. Yok, eğer bunlar insafsız zalimlere, vicdansız gönüllere ram olmuşlarsa, ebediyen esaret zincirlerine vurulmuşlardır artık. Hatta yaşamları keşmekeşlerle dolup, gözleri namertlerin eline bakar hale gelmişse; kulakları hak hakikat tanımaz yalancıların diline esir edilmiş, akıbetleri ilim irfan bilmez cahillerin bir çift sözüne mahkûm verilmişse, gayrı onlar bundan böyle, mazlumların mazlumu, gariplerin garibi, çaresiz, perişan ve âlemin bedbaht yetimleridir. Zira onların, Allah’tan gayrı yar yardımcıları kalmadığı gibi, artık bu cihan onlar için kapkara bir zindan, her saniye bütün hücrelerini sinsice kemiren bir kanser, varlıklarını parça parça yemekle meşgul ve bütün iğrençliğiyle ağzını açıp iştahla poz veren bir canavardır. Her ne kadar öte taraflarda birileri cıvıl cıvıl kaynaşsa da yeryüzünde, birileri pür neşe içinde bu aldatıcı dünya hayatını yaşadığını sansa da, onlar için bu hayat ve bu hayata dair olan her şey artık bütün anlamını yitirmiş; hatta birçok türdeşlerinin korkulu rüyası olan ölüm dahi, onları kurtuluş aracına bindiren bir bilet, dertlerine derman bir reçete olacaktır belki de. Neyse ki yaşam, bu iki üç evreden ibaret olmayacaktır çoğu âdemi için. Nitekim bu iki kafa denginin bebeklikleri, çocuklukları ve de ihtiyarlık maceralarının yanı başında, yaşamlarının ara yerinde dağ gibi duran bir dönem daha vardır. Bu öyle bir dönemdir ki, hayırlı bir yaşamın bütün şifrelerini ve saadet şarkılarının bütün melodilerini özünde taşıdığı gibi, şer kapılarının bütün anahtarları da cebinde dolaşır. Zira bu dönem, çocukluk yıllarının bütün acılarını unutturup dindirebildiği gibi, bu acıların hesabını sorma, müsebbiplerden öç alma gafleti neticesinde bütün yaşamı kötülük, kin ve nefret üzerine de inşa edebilir. Yine bu evre, ihtiyarlık yıllarını, yani ellerin tutamayıp ayakların yürüyemediği, diz bağlarının çözülüp belin doğrultulamadığı ve sevgiye, ilgiye, şefkate hatta her türlü yardıma muhtaç yılları, Firdevs bahçelerinde açan bir çiçeğin nazlı yaşamına, bir gülün nazik bedenine çevirip, bütün eşi-dostu, evlat-kardeşi, pervaneler misali etraflarında döndürebilir. Bütün aile fertlerinin, zamanın hışımlarına uğrayarak kırışan bu tenler için, o buruşmuş nurlu masum çehreler için kendilerini feda etmelerini de pekâlâ sağlayabilir. Ancak bu dönemde, Allah korusun, bilerek veya bilmeyerek, verilen haram emekler, ekilen zehirli tohumlar, yazılan faidesiz reçeteler, uygulanan yanlış tedaviler veya işlenen türlü günahlar, ihtiyar yürekleri, zamanın isyankâr nefislerini ağlama duvarına yaslayıp, pişmanlık hanına hapsedebilir. Fersiz gözleri gözyaşı seline; yamulmuş yumrulmuş yüzleri utanç aynasına ve dermanı tükenmiş bedeni de zehir tarlasına sürebilir. İşte, iki dönem arasındaki boşluğa paşa paşa kurulan ve yaşamın bel kemiği, ana harcı mahiyetinde, önemi kendinden de büyük ve iki tarafı da keskin bıçak bu dönemin adına “gençlik”, namı diğer “civan yılları” denmektedir. Söz konusu evrenin, göz açıklık yaparak, erken yaşlarda ömür klasmanının ikinci turuna ön elemesiz geçmeye çalışanlarla, her yaşta ve her başta kendisini genç hissettiklerini iddia edenler sayılmazsa, biyolojik olarak 14-15 ile 40-50 yaş aralığını kapsadığı rivayet edilir. Aslında gençliğin biyolojik olarak hangi yılları kapsadığı veya nerde başlayıp nerede bittiği o kadar da önem arz etmiyor. Hayati öneme sahip olan, biyogenetik yapının ve bedensel değişimin, ruh âleminde ne gibi inkılâplar gerçekleştirdiği ile ruhi coşuşların veya ruhsal bunalımların bedene, zihne ve bilhassa yürek ülkesine hangi mevsimi yaşattığı ya da neleri ıslah edip nelerin tahrip olmasına sebebiyet verdiğidir. Nitekim gençlik ve gençlik ruhu çoğu zaman dingin ve sessiz Dicle değil aksine coşkun ve hırçın Fırat’ tır, deli dolu Zap’ tır. Beyaz köpüklerini usulca ve derin bir saygıyla sahillerin ayağına gönderen mülayim ve sımsıcak Akdeniz değil, karanlıklarla boğuşan Karadeniz gibidir gençlik: Hoyrat, kafası dalgalı ve kırıcıdır çoğu zaman. Bu yüzden, genellikle bir meydan muharebesi görünümündedir genç beden, zihin ve ruhların yaşamı. Üstelik diyar-ı dünya da gençliğin bu savaşından haberdar olacak ki, durmadan gençlere harplerinde kullanacakları iyi-kötü, faydalı-zararlı silahlar sipariş etmekte, levazım birliklerinin marifetiyle yasal-yasadışı, ahlaki-ahlakdışı bütün teçhizatları tedarik etmektedir. Bu hengâmede, bu can pazarında ise Âlemlerin Halik’ına hamd u senalar olsun ki, kimi genç beyinler, bedenlerini hayırlı ve ahlaki teçhizatlarla donatmakta, nefislerini hayâ ve edep silahlarıyla korumakta ve ruhlarını da hayır hasenat işleriyle doyurmaktalar. Böylece, büyük küçük bütün şeytanların ahlaksız, kural tanımaz ve her iki dünyanın yıkımına ant içmiş istihbarı örgütlerinin eliyle, maşa ve piyonlarının hünerleriyle ortalıkta cirit attığı, bütün âlemi fitne fesada boğmak için var güçleriyle gençliğin mevzilerine hücum ederek, cephelerini yaracaklarına dair iblislerinin ve tağutlarının başına yemin ettiği bu savaşta, harikulade bir azimle, muazzam bir direnişe geçerek, destansı bir kıyam başlatan insanlığın medar-ı iftiharı bu gençler, yüzlerinin akıyla ve amellerinin hakkıyla isimsiz birer kahraman, birçok gönüldaşının dahi imdadına koşan hakiki birer kurtarıcı olmuşlardır. Ancak ne yazık ki, aynı muharebe alanında ve aynı cephe sathında, binlerce belki de milyonlarca genç, şeytani bütün taarruzlara karşı pısırık, tembel ve onursuz birer asker kaçağı suretinde, hiçbir tedbir alma yoluna gitmedikleri gibi; dini, milli, insani ve vicdani sorumluluklarının da çoğunu ihmal etmekte herhangi bir sakınca görmemektedirler. Bunların ekseri, atalarının emanetine hıyanet ettikleri gibi, ümmetin bereketine de helal getirmektedirler. Bir yandan biz, “nefer-i din-i Muhammediyiz, mürid-i nur-u Ahmediyiz, Ümmet-i İslam’ın içinde, Cemaat-i İhvan’ın izinde Kürt-Türk merdanı, Arap-Fars cıvanıyız.”derler, öte yandan kardeşler birbirini boğazlarken gık çıkarmaz, oralı bile olmazlar. Ümmet inim inim inlerken “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deyip, kıllarını kıpırdatmazlar. Yaşadıkları mekânları, hâşâ Medine-i Münevvere gibi güvenli varsayıp, irin selleri misali meydanları ele geçiren, köşe başlarına karargâh kuran, gözlerini en mahrem yerlere diken onca iblisi görmezler. Dinlerini, imanlarını; nefislerini, vicdanlarını; kültürlerini-geleneklerini muhafaza etmeyi, haklarını hukuklarını müdafaa etmeyi gerekli bulmazlar. Zamanı, Devr-i Saadet zannedip, gönül pencerelerini bütün vesveselere açık bırakırlar. Kalplerini şer işlerine kiralayıp, kötülükleri misafir ederler. Herkesin Hz. Ebubekir kadar dürüst ve sadık olmasını isterler ancak yalanlarla mahbup olup, yalancılarla dost ahbap, kol kola gezerler. Hz. Ömer’ in adaletinden dem vururlar fakat çölde kalmış koyunu kurda bırakmadan kendileri yerler. Ellerine fırsat geçtiğinde adaleti yargıç kaftanının altına gömüp, adalet kılıcının keskiliğini mazlumun kellesinde denerler. Hz. Ali ‘ül Murtaza’ nin kahramanlığına hayranız, cengâverliğine yanarız. Nesline geda, ilmine amade, yoluna fedayız” derler, lakin Zülfikar’ı kovboy filmlerinde sallar, matem-i Hüseyin’i diskoteklerde tutarlar. Şark Sultanı Selahaddin’ in haçlılara karşı yaptığı şanlı mücadeleleri, kazandığı muhteşem zaferleri övünç kaynağı sayar, kan emici modern haçlıları demet demet çiçeklerle karşılarlar. Kafkas kartalı Şeyh Şamil’in destanını masal namıyla okur, Moskof’a methiyeler düzerler. Halklarından kimilerinin, ümmetlerinden kimi kardeşlerinin en insani hakları gasp edilip, dinleri, dilleri, adları, adetleri yasaklanırken; yurtları işgal edilip, çoğu en zalim yöntemlerle eski ve yeni işkence tezgâhlarından geçirilirken, onlar “her koyun kendi bacağından asılır; bizim gibi olmayanların defteri böyle dürülür” derler. Fakat deccallar, tağutlar bütün zulümleriyle kapılarına dayanınca, “hani kandaşlarım, nerde ümmetim, ne yaptık ki kardeşlerim” diye feryat ederler. Dinin, imanın şartını şurtunu ezbere bilirler fakat bir tanesini bile adam gibi ifa etmezler. “Namaz dinin direğidir” e muhalif olarak, ne bir gün Rablerinin huzurunda secdeye kapanma şerefine, ne de hayırlı bir işe koşma izzetine nail olamazlar. “Beşikten mezara ilim öğreniniz” e inat cehalet içinde kıvranırlarken; ilimden, irfandan köşe bucak kaçarlar. Okul, mektep denilince cin çarpmışa döner, okumaktan, ilim, edep sahibi olmaktan başka her türlü kötü işe koşarlar. “Bir işte çalışın, bir meslekte emek verin, alın terinizle, göz nurunuzla helalinden geçinin” diyen olursa, “iş yoktur, aç çoktur” deyip, lafı boğazına tıkarlar. Evden, anne-babanın nasırlı ellerinden geçinir, çeşitli kürklere bürünüp yan yatarlar. Olmadı mı en sonunda, başkalarının sırtından geçinen asalaklar, el âlemin ekmeğine, aşına; alın terine, göz nuruna göz diken çakallar olurlar. Ömürlerinin baharında vakitlerinin çoğunu, rutubet kokan ve ahlaksızlık üreten cafelerde; duman tüten, zehir tüketilen kahvehanelerde zayi etmekten geri durmazlar. Onları iyiliğe sevk etmek, kötülükten men etmek için bir vicdan ehli meydana atılırsa, onu en büyük düşman beller; hakkı, doğruyu söyleyeni yedi köyden kovarlar. Garibana rastladılar mı, tozu dumana katarlar, her şeyi ezer geçerler; zalime tosladılar mı, süt dökmüş kediye döner, el aman dilerler. Bazen sözde hak ararlar, azıcık haksızlığa karşı çıkıyorlar derken, hakkı batılla yoğurur, en büyük haksızlığı kendileri yaparlar.Birçok meseleyi güzellik üzerine, insaniyet namına, insanca halletmek mümkün iken, cihanı vaveylaya verir, ellerinden gelse Neron’ dan daha azgın olarak Romaları yakarlar. Atalarının giyim kuşamını çağ dışı ilan edip, cins cins kotlarla bedenlerini cendereye sokarlar. Beli düşük, önü göçük, dizi yırtık, boyu diz üstülük, yanı yırtmaçlı, arkası dolambaçlı … türlü türlü rezillikleri piyasaya sürer, adına moda derler. Saçlarını düz ve sade taramak onlara kâfi gelmez, kafalarını hayvanlar âleminden çeşitli suretlere çeviriler. Kimi zaman tavus kuşunun tüyleri, su aygırlarının beli gibi ortadan tümsek inşa ederler. Kimi zaman kirpinin dikenleri gibi havaya diker, alından, enseden ovaya inerler. Çoğu zaman ne olduğu belirsiz, sözde bir sanatçıya özenerek, kimi zaman da serkeş topçu-popçu bir serseriyi taklit ederek, sakallarını atlas haritaya, favorilerini deneme tahtasına, yüzlerini yağlı boya tablosuna çevirirler. Ne hayâdan pek haberdar olmak isterler, ne de vicdan azabına kulak kabartırlar; böylece hem cetlerinin kemiklerini sızlatırlar hem de yeri göğü inletirler. Halbuki dağlar, denizler, pınarlar; çiçekler, çayırlar; kuşlar, börtü böcekler, bütün kainat hepimizin emrine amade verilmiş, bir yandan milyonlarca arı bizlere türlü derde deva balı yapmak için gece gündüz çırpınırken, diğer yandan milyarlarca yaban kuşu, trilyonlarca firari kanatlı etrafımızda pervane edilmişler, adeta semada muhafızlığımızı üstlenmişler. Dünyanın bütün gülleri, nergisler, lale ve diğer çiçekleri; bütün ağaçlar ve çeçit çeşit nebatat, gözlerimize renk ziyafeti, burnumuza, nefesimize en latif kokuları, bedenimize en leziz taamları hediye etmek için her bahar birbirleriyle yarışa girmişler. İpek böcekleri kozalarını, bizleri giydirmek için örüyor; koyunlar yünlerini altımıza seriyor; pamuk tarlaları, bütün sıcaklığıyla bedenimizi sarmak için yeşeriyorlar. Koçlar, kuzular, atlar, taylar, hülasa hayvan âleminden bütün canlılar, bizleri rahat ettirmek gayesiyle etlerini, butlarını, yünlerini, sütlerini; yüklerini, sırtlarını; canlarını cananlarını yolumuza feda ediyor; nice nebatat yemişlerini, nice ağaçlar en latif meyvelerini bizlere takdim etmek için adeta birbirlerini eziyorlar. Hal böyle iken, türlü azgınlıkların peşinde yuvarlanan, nefsini şeytanlara pazarlamak üzere olan, gaflet, dalalet içinde kendinden bile haberdar olmayan talihsiz genç arkadaş. Ömrünün en güzel yıllarını, oradan oraya savurarak geçirirken, yalana dolana, modaya locaya kanıp, şunun bunun taklidini yaparak gençliğini başkasının fotokopisi suretine çevirirken, başıboş ve hiç hesaba çekilmeden, serbest kalacağınızı mı sanıyorsunuz? Sizleri yoktan var eden, vardan yok edecek olan Yüce Halik ‘in gazabından, çok elim olan azabından kaçabileceğinizi mi hesaplıyorsunuz? Dünyada dahi, şeytanların, deccalların ve tağutların türlü fitne fesadından, işkence ve zulmünden vareste tutulacağınızı mı planlıyorsunuz? Eğer bunları düşünüyorsanız bilin ki, büyük bir yanılgı içindesiniz. Ne ekerseniz onu biçeceksiniz. Neyi arzularsanız ona varacaksınız. Ne kadar emek verirseniz o kadar alacaksınız. Bazılarını bu fani dünyada göremeseniz bile, öte diyarda tamamına aynel yakin, Allah muhafaza etsin, belki de çok feci bir şekilde, bizzat şahit olacaksınız. Öyleyse aklımızı başımıza almanın tam zamanıdır, hatta bu zaman geçiyor bile. Unutmayalım ki, yapılması gereken, aslında çok sade ve bir o kadar da insanidir. İzlenmesi gereken yol, son derece güvenli ve yararlıdır. Yapılması icap eden; mekân, zaman ve şartlar ne olursa olsun; ne yapılıyor veya nasıl yaşanılıyorsa yaşansın her gencin, dini, milli, insani ve vicdani vazifelerinin tamamının bilincinde olması ve imkânlarının tümünü kullanmak, gücünün tamamını tüketmek pahasına bile olsa, bunların gereğini harfiyen yerine getirmesidir. Vazifelerin nasıl ifa edileceği ise, Allah’ın Mukaddes Kitabı’nda beyan buyrulmuş, Resulluhlah’ın sünnetiyle göz önüne serilmiş, Hatem ül Enbiya’nın hadisleriyle de zamanımızı şereflendirmiştir. Zaten bu uğurda ve bu yolda, Allah ü Teala‘ nın yar-yardımcımız, Kur’an ül Hâkim’ in rehberimiz, Resulullah’ın önderimiz ve şefaatçimiz olması; cetlerimizin aziz hatıralarının bize güven vermesi, güzel ve hayırlı örf ve adetlerimizin bizimle sürmesi; ilim-irfan, bilim-fen peşinde koşan kardeşlerimizin bulunması bize kâfi olacaktır inşallah.
»
Yorum yok Şu anda hiç yorum yok.
» Yorumu Gönder
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|












Aslında biz insanlar, ufak bir kan pıhtısı, mini bir su damlacığıyla hayat bulur ve muazzam bir beden ile oldukça kompleks bir ruh eşliğinde, ağlamaklı bir merhabayla cihana adım atarız. Ancak o kadar zavallıyız ki, yine küçücük bir mikrobun taarruzunda bile yaşama gözlerimizi yumabiliyoruz. Bazen çok aciz ve çaresiziz. Bazen de çok zalim ve insafa gelmez birer canavar hüviyetine de girebiliyoruz. Gâh ibret dolu maceralara atılmaktan geri durmayacak, gâh yerinde sayıp kılını dahi kıpırdatmaya derman bulamayacak kadar ilginç, bir o kadar da gizemli mahlûklarız.