| ANADİL (Mahir GÜR) |
|
|
|
| Pazar, 30 Mayıs 2010 | |
|
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, diğer insanlarla ilişkilerimizde bize aracılık eden, sosyal bağlarımızı düzenleyen bir araçtır. Dil olmasaydı düşünce ve duygu gelişmezdi, insan topluluğu ilerleyemez, bir medeniyet oluşturamazdı. Dil, insanoğlunun ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar yeryüzünde çoğalıp farklılaştıkça, ırklar ve diller de çoğalıp farklılaşmıştır. Hz.Adem bir kavme, ırka sahip değilken bugün çok sayıda kavim ve ırk mevcuttur. Yine Hz.Adem nasıl olduğunu, adını bilmediğimiz bir dil konuşurken bugün sayısız, adı ve farklılığı olan, dilden bahsediyoruz. Yaşayan her dil, büyük bir çeşitliliğe ve bolluğa sahiptir. Her dilin, benzer kavramları veya düşünceleri açıklama ve ifade etme şekli farklıdır. İnsan toplulukları birbirinden uzak alanlara yerleştikçe, belirli bir süre içerisinde, bazı kavramlar da bu topluluklara has bir anlam kazanıyor. Kişisel şive farklılıkları, zamanla toplulukların geneline yayılıyor ve birbirine yakın topluluklara has olmaya başlıyor. Bunun sonucunda da, bir topluluğun bünyesinde şekillenmeye başlayan dil, diğer bir topluluğun bünyesinde şekillenenden farklı bir karakter kazanıyor. Elbette ki dillerin ve ırkların oluşumu benim burada anlatamayacağım kadar derin ve uzun bir konudur. Ayrıca bu konunun uzmanlarınca konuşulması gerekir. Ben sadece işin doğal bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Dillerin ve ırkların farklılıkları tartışma konusu olacak, inkâr edilmeyi gerektirecek bir konu değildir. K.Kerim’de “Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.”(Rum,22) denmektedir. Dolayısıyla; dillerin ve ırkların farklılıkları üstünlük sayılamayacağı gibi, bunların inkârı ve asimilasyonu da kabul edilemez. Ulusçuluk zihniyeti sonucu oluşturulan Ulus-Devletler, tek bir ulusal kimliği, tek ırkı, tek kültürü, tek dili temel almaya başlayarak, doğal olan bir süreci baskı ve asimilasyoncu bir yaklaşımla yok etmeye başladılar. Aslında insanlığın doğal gelişim sürecinde bir ulustan bahsetmek mümkün değildir. Farklı kültürlerden, dillerden, kavimlerden hatta ırklardan bahsedilebilir ama ulus denen kavram ancak son yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Ulusçuluk ideolojisi sunucu oluşturulan bu devletler, kendi ideolojileri doğrultusunda insanları/toplumları şekillendirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmada tekçi anlayışı benimseyen ulus-devletler, devlet çatısı altında yaşayan farklı ırklar, kültürler ve diller üzerinde baskı yaparak hepsini kendi istediklerine benzetmeye çalışmışlardır. Bu ideolojinin sahibi olan ABD Kızılderilileri yok ettikten, başta İngiltere olmak üzere AB ülkeleri, devletleri sömürgeleştirip milyonlarca insanı köleleştirdikten, bir o kadarını katledip sürdükten sonra işin yanlışlığını fark ettiler -en azından öyle görünüyor ve söylüyorlar-. Kendi içlerinde bu anlayışları terk etseler de, kendi dışındaki ülkelerde el altından bu anlayışları halen körükledikleri ve açıktan da ahlak dersi verdikleri apaçık ortadadır. Ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada ırklar, renkler, diller ve kültürler yok sayılmakta, küçümsenmekte ve asimile edilmeye çalışılmaktadır. Bu amaç uğruna insanlar öldürülüp, yerlerinden sürülmektedir. Zenginlik/ayet olarak görülmesi gereken doğal farklılıklarımızın, bazılarının yüceltilip bazılarının inkârı utanç vericidir. Bu farklılıklardan biri-ayette de geçen- kişinin kullandığı dildir. Yani anadilidir. Bilimsel araştırmalar, daha ana rahmindeyken öğrenmeye başladığımızı gösteriyor. Annenin konuştuğu dilin ses dizisi, vurgusu, tonlaması ve melodisi, aynı şekilde çocuğa geçer. Bir çocuğun kişiliğinin temeli, 0 ila 6 yaş arasında şekillenir. Çocuk, bu yaşlarda annesinden, binlerce kelime duyar/öğrenir. Bu kelimelerin karşılığındaki soyut ve somut varlıkları kavramaya başlar. Artık bu yaştan sonra, her şeyi bu programa göre öğrenir. Anadilini bilen bir öğrenci ikinci bir dili daha kolay öğreneceği gibi diğer derslerinden de daha başarılı olacağı da bilimsel bir veridir.(Yrd. Doç. Dr. Ahmet Turan Sinan Fırat Üniversitesi Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları Dergisi, C.4, S.2, s.75-78, Şubat 2006) Anadil, İnsanın içinde doğduğu, geliştiği, biçim kazandığı coğrafyaya, topluma özgüdür ve kişinin kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anadilin kullanılması, en temel insan hakkıdır. Dil ve renklerin farklılığı yaratıcının ayetlerindendir. Dilin ölümü/yok edilmesi o dili konuşanların ölümüdür. Devletlerin anadilleri bırakın yok sayması, tam tersine tüm dilleri koruması, güvence altına alması ve eğitim yoluyla dillerin gelişmesine katkı sunması gerekir. Bu durum birlik ve beraberliği bütünleştirecek ve eğitimdeki kaliteyi artıracaktır.” Farklı dillerin yaşaması, eğitim dili olarak kullanılması, birçok ülkede örneği vardır, ayrışmaya, çatışmaya ve bölünmeye sebep olmaz. Tam tersine dillerin mutluluğu, insanların mutluluğunu getirecek ve birleşmeyi/tek yürek olmayı sağlayacaktır. Anadil eğitimi korkuların kurbanı olmamalıdır. Eğitimde, kültür ve sanatta, medya ve iletişim dünyasında ve yerel yönetim çalışmalarında Anadilin kullanımının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Anadil başta olmak üzere farklılıklar, siyasi ve politik malzeme olmaktan çıkarılarak, doğal gelişim süreçlerine bırakılmalıdır. Sıkıntıları yaşayanlar bilir inancıyla, Bediüzzaman Said-i Nursi’nin sözü ile son noktayı koymak istiyorum. “Kader bana Türkçeyi az vermiş, hattı hiç vermemiş. Dilim, kalbimin lisanını anlamıyor ki iyi tercümanlık etsin. Hem de derin yerde çıkarıyor manayı; bazı hakikat parçalanır… “ Daha mutlu yarınlar için, bu konuların gündemimizden çıkması dileğiyle… »
Yorum yok Şu anda hiç yorum yok.
» Yorumu Gönder
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|












Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından 21 Şubat gününü ‘Anadilleri Günü’ olarak kabul etmiştir. Bu kararın alınmasındaki gerekçe, 6000’i aşkın dilden yarısının kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı gerçeğidir. Yine yapılan araştırmalarda, son yıllarda yeryüzünden silinen dil sayısının hızla arttığı da başka bir gerçektir.